20 Ekim 2010 Çarşamba

Bir Kadının Göz Ucundan Başka Bir Kadının Hayatı (Turkan Saylan)

Ekleyen: Sebahattin Çılbır

TÜRKAN SAYLAN

Bir Kadının Göz Ucundan Başka Bir Kadının Hayatı,

Altıncı sınıfa giden bir kız çocuğu karşımdaki… Nasıl güzel, ne kadar da masum… “… dizisini izledin mi?” diye soruyorum. Rahatsız kımıldanıyor oturduğu yerde, utanıyor, sıkılıyor ve en sonunda dayanamayıp çıkarıyor ağzındaki baklayı, “Ben, çok merak ediyordum o diziyi. İzleyecektim de ancak bir gece önce telefonuma bir mesaj geldi. Mesajda o kadının DİNSİZ olduğu, onu izleyenlerin de dinsiz olacağı yazıyordu.” diyor…

Yukarıdaki paragrafta anlattığım anı bana ait değil; ÇYDD Mersin şubesi burs komisyonu yetkililerinden biri, sohbetimiz esnasında paylaşıyor. İnanamıyorum, gözlerim yanmaya başlıyor. Ah! Benim bu her şeye dolan gözlerim. Oysa ne kadar kötü yazılar okudun, çok daha canını acıtan anılar dinledin diyorum kendi kendime… Elimde değil, 13 yaşında bir kız çocuğu… Bir kadının hayatını merak ediyor. Merak etmek, sorgulamanın; dolayısıyla öğrenmenin ilk adımı… Ancak bu kadını izlediğinde yahut okuduğunda onu sevmekten, onu severse dinsiz olacağından endişeli… Daha küçücük, taşıdığı endişe bile güzel kalbi kadar masum…

Başka bir kız çocuğu, on kardeşin en küçüğü. Okumak, doktor olmak istiyor. Çok olmamış Doğu’dan göç edeli. Hiç düşünmemiş kaç çocuğu olsun diye, biz sorunca şaşırıyor. “Belki bir tane.” diyor. Yaşadıklarını, en iyi kendisi biliyor. Okumak öncelikli hayali; bir gün okuyup aile kurduğundaysa doğurabileceği değil; okutabileceği kadar çocuk düşünüyor, onu söylerken bile temkinli, belki diyor. Annesiyle birlikte gelmiş. Annesi, “Benim yaşadıklarımı onlar yaşamak zorunda kalmasın, okusunlar.” diyor. Onunda yaşı en fazla otuzlarda… Teyze görüntüsüne aldanmamak lazım, hayat yıpratmış, belki otuz bile yok.

***

Buna benzer çok hikâye duydum, okudum, dinledim son haftalarda. Kaç kez haddimi aşıyor muyum diye düşünerek vazgeçecek oldum yazmaktan. En sonunda başka bir gerçek ikna etti beni; ölüm! O’na 73 yıl bahşetmişti de; benim 25 yılıma bir gün daha ekleyeceğinin garantisi yoktu. O yüzden bende kalemim döndüğünce, anlatmaya karar verdim bir kadının göz ucundan başka bir kadının hayatını; Türkan Saylan’ı…

Ne zamanki yazacağım yazının konusunu duyurdum, bir hafta içerisinde sayısız mesaj aldım. O’ndan “Anne” diye bahseden insanlar tanıdım. Bazen teşekkür, bazen hakaret dolu cümleler okudum. Öyle yazılar gördüm ki, kanım dondu! Ağladığım oldu, Türkan Saylan kızardı ağlayanlara, acınmaktan/acımaktan nefret ederdi diyerek sildim gözyaşlarımı, kaldığım yerden koyuldum yazmaya…

Afili sinema filmleri misali en sonundan başlıyorum hikâyenin… Elimde bir kitap; Toplum Mektupları… Türkan Saylan’ın belki de son projesi bu kitap. Adından anlaşılacağı üzere mektuplardan oluşuyor, 35 tane olarak planlamış; ömrü 15 tanesini yazmaya vefa etmiş. Mektupları, Saylan’ın ölümünün birinci yılında, anma töreninde dostlarına sunulmak üzere, şimdiki Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Genel Başkanı, aynı zamanda Saylan’ın dostlarından Aysel Çelikel bir araya getirerek kitaplaştırmış. Benimde ÇYDD Mersin şubesini ziyaretimde edindiğim kitaptan ilerleyen satırlarda daha ayrıntılı bahsedeceğim; ancak kitap bana aynı zamanda bu yazının kararsız kaldığım üslubu yönünde ilham kaynağı olmuştur…

Sevgili Gönül Dostum,

Sana çok kez bu mektubu yazmayı düşündüm, kısmet bu güneymiş. Tarafsız kalmaya çalışarak bir insanın hayatını anlatmaya çalışmak ne zormuş meğer. O hayatı, kelimelere dökmek, inan daha da zor… Ancak, endişelerin olduğunu görüyorum, her gün farklı farklı haberlerle aklın daha da karışıyor. O yüzden bu satırları hoşgörüne sığınarak ve samimiyetine inanarak yazıyorum. Lütfen sende okurken sadece aynı hoşgörü ve samimiyeti al yanına, geri kalan bırak dışarıda kalsın. Dışarıda kalacakların en başında da önyargılarımız…



Türkan Saylan Oğullarıyla
Eğer senin yoksa bile etrafında endişeleri, yanlış yargıları olduğuna inandıklarınla paylaş mektubumuzu. Bir insanı sorgusuz, körü körüne sevmek ya da nefret etmek inan çok kolay; ancak bir o kadar da yanlış… Sorgulamak, araştırmak ve öğrenmek yolumuza ışık tutacaktır.

***

Türkan Saylan 1935 yılında İstanbul’da doğmuş. 73 yıllık hayatı başladığı yerde yine İstanbul’da son bulmuş, başladığı yerden çok ilerlemiş olarak…

Kalabalık bir ailede büyümüş; anne, baba, babaanne ve kendi haricinde dört kardeş daha… En büyük çocuk olmayı, fazla kardeşinin olmasının güzel ve zor yanlarını defalarca anlatmıştır.

1957 yılında evlenen Türkan Saylan, evliliğini çoğu genç kızın düştüğü yanılgıyla, ailenin kalabalığından ve baskısından kaçış olarak gördüğünü belirtir. Kendince bu kadar erken ve enine boyuna düşünmeden yaptığı aşk evliliği, ileride gençlere neden 30 yaşından önce evlenmemeleri gerektiğini anlatabileceği bir deneyimdir. 9 yıl süren bu evliliğinden birer yıl arayla 2 çocuğu olmuştur Saylan’ın; oğulları Çınar ve Çağlayan.

22 yaşındayken omzuna yüklenen eş ve anne rollerinin yanı sıra Tıp Fakültesi öğrencisidir Saylan. İroniyi sever ya hayat, bir doktoru da yaşamı boyunca defalarca kez hastalıklarla sınamıştır.

Burslarla İngiltere ve Fransa’da okuduğu, İngiltere’de çeşitli çalışmalara katıldığı dönemlerin ardından Türkiye’ye dönen Türkan Saylan, 1977 yılında profesör olmuştur. Bundan bir sene önce de, Tıp Fakültesinde okuduğu yıllardan itibaren özel olarak ilgilenmeyi arzuladığı Lepra(Cüzam) çalışmalarına başlamıştır. Öğrencileriyle birlikte Anadolu’yu karış karış gezen Saylan, ülkemizde Cüzamla Savaş Derneği ve Vakfı’nın kurucusudur. Aynı zamanda dünyada da Uluslar arası Lepra Birliği’nin (ILU) kurucu üyesidir ve başkan yardımcılığını yürütmüştür. 2006 yılına kadar Dünya Sağlık Örgütü’nün Lepra konusunda danışmanlığını yapmıştır.

Hayatı boyunca tüm dünyada ve ülkemizde sayısız ödüle layık görülen Türkan Saylan, 1986’da Hindistan’da Uluslar arası Gandhi Ödülü’nü almış, aynı sene, Meme Kanseri teşhisiyle bir dizi ameliyat geçirmiş ve kemoterapi görmüştür. Yakın dostları, bu sancılı döneme dair, tek bir gün bile hastalığından yana üzüntülü ya da isyankâr olmadığını belirtiyorlar. O’na göre daha yapması gereken çok şey varken zamanını hastalıklarını düşünmeye harcayamazmış.

Nitekim dediğini de yapmış, gördüğü tedavinin ardından, bu kez kollarını sağlık için değil, eğitim için sıvamış. Lepra’yı tedavi etmek için gittiği Anadolu’da cüzamdan bile tehlikeli gördüğü cehaletin acı yüzüyle karşılaşması, kendisi gibi aydın birkaç arkadaşıyla birlikte Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni (ÇYDD) kurmasına sebep olmuştur (1989).

Vefatına değin Derneğin Genel Başkanlığı’nı yürüten Saylan, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da çocuk denilecek yaşta evlendirilen, berdel edilen, kuma verilen kız çocuklarının okumasının bu ülkenin aydınlık bir geleceğe kavuşmasını sağlayacak en temel yol olduğunu savunmuştur. Çünkü O’na göre ancak kız çocukları okursa, farklı evlilikler yapacak ve okuyacak çocuklar yetiştireceklerdi.

baba beni okula gönder
İşte Saylan’ın geleceğin kapısı diye bahsettiği kızlarının okuması için uygulanan projelerinden sadece birkaçı;

- Anadolu’da Bir Kızım Var, Öğretmen Olacak

- Çağdaş Türkiye’nin Çağdaş Kızları (Kardelenler)

- Baba Beni Okula Gönder

- Meslek Liselerinde Elektronik Eğitimi Alan Gençlere Destek

- Bilgi Toplumu Kızları

- Her Kızımız Bir Yıldız

- Geleceği Taşıyan Kızlar

- Geleceği Sigortası Kızlarımız

- Geleceğin Aydınlık Kızları

Burada saydığım ve sayamadığım daha nice projenin günümüze ulaşması elbette ki kolay olmamıştır. Fiziki koşullar, okul, öğretmen ve araç- gereç yetersizlikleri bir yana, kız çocuklarını ‘başlık parasından’ ibaret gören aileleri eğitime ikna etmek başlı başına bir savaştır. Bu durum, daha sonradan ‘Yaşam Boyu Eğitim’ sloganıyla devam edecek olup, Türkan Saylan’ın kız çocuklarıyla birlikte her yaş grubundan bireyin okuma- yazma öğrenmesini kapsayacak projelerine dönüşmüştür.

Türkan Saylan’a göre, kadın anahtardır, gelecektir, ışıktır, aydınlıktır… Bu yolda, kadınlar, kız çocukları ve çağdaş bir Türkiye için çabalamaktan, önüne çıkan engellerden tek bir gün bile şikâyetçi olmamıştır.

O’nun hayata bakışında zaten şikâyete yer yoktur; her zaman problemin değil, çözümün bir parçası olmayı seçmiştir. Ancak, bu inancı bir kez, kısa süreli de olsa sarsılmıştır… 13 yıl sonra kanserinin karaciğerine de sıçradığını öğrenmiştir… Saylan’la bu dönemde, bir cenazede karşılaşan, hem meslektaşı hem de yakın dostu bir isim, “O’nu hayatı boyunca hiç şikâyet ederken görmemiştim” ancak o gün, “Kanser, karaciğerime de sıçramış” -başını yukarı kaldırıp- “ilk kez yukarıdakine kırgınım, henüz yapacak çok işim vardı” dediğini belirtiyor. Yinede ümitsizliğini kısa sürede üzerinden atan Türkan Saylan, projelerine dört elle sarılmış, yaşamının son dönemine kadar Dernek ve Vakıflardaki görevlerini sürdürmüştür.

2007 yılında Ankara-Tandoğan ve İstanbul-Çağlayan Cumhuriyet Mitinglerinin organizasyon ve icrasında bulunmuştur.

Vefatından kısa bir süre önce, Ergenekon Operasyonu’nun 12.Dalgası dâhilinde 13 Nisan 2009’da, kendisi hastanede tedavi görürken evinin aranması bazı kesimlerce tepkiyle karşılanmıştır. Ayşe Kulin, bunun Türkan Saylan’ın biyografisini yazmasına sebep olan olay olduğunu belirtir.


İşte sevgili dostum, muhtemelen birçok yerde denk gelebileceğin hayat hikâyesinin, belki de en basit haliyle anlatımıdır bu satırlar… Mektubumun bundan sonraki bölümünde ise, Türkan Saylan ile ilgili en çok tartışılan konulara değineceğim.

Bu konular içerisinde, en çok rant elde edilen iki itham vardı; biri misyoner olduğu yahut dinden uzaklaştırmaya çalıştığı, diğeri ise PKK’ya yardım ettiğiydi.

PKK’ya yardım ettiği şeklinde bir kanı oluşmasının ya da böyle bir kanı oluşturulmaya çalışılmasının en önemli dayanağı projelerin başlangıç noktasının Doğu ve Güneydoğu Anadolu olmuş olması. (Hayat hikâyesine değinirken Türkan Saylan’ın Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da gördüğü manzaraların, bu projelerin başlangıcı olduğundan bahsetmiştim )Oysa çabaların, bu dengesizliği ortadan kaldırmakta yetersiz bile kaldığı, okur- yazarlık oranlarına baktığımızda bugün bile, ülkenin doğusu ve batısı arasındaki uçurum, kimsenin farkında olmadığı gerçekler değil!. 13 yaşında evlendirilen, çocuk yaşta çocuk sahibi olmak zorunda bırakılan, berdel edilen, kuma verilen, çoğu zaman nüfus sayımında bile söylenmeyen; sadece başlık parası gözüyle bakılan kız çocukları… Eğitim’de fırsat eşitsizliğinin belki de en acı yüzü…

Ancak bu projelerin Doğu’da başlamış olması şu an Türkiye’nin dört bir yanında devam ettirildiği gerçeğinin göz ardı edilmesine sebep oluyor kanısındayım. Yetkililer, burs için seçilen çocukların sadece Doğu veya Güneydoğu Anadolu’dan değil eşit oranda Türkiye’nin her yerinden olduğunu belirtiyor ki, bunun aslında savundukları eğitimde fırsat eşitliği ilkesiyle alakalı olduğunu da ekliyorlar. Burs verilen üniversite öğrencilerinden ‘adli sicil kaydı’ her yıl yenilenerek istenen belgeler arasında. Peki, siz ÇYDD’den burs almaya devam eden ve PKK’ya mensup birine ait bir sicil kaydıyla birlikte sunulan bir habere denk geldiniz mi; yoksa içi boş, iftira haberler olabilirler mi?

O halde, annesi, teyzesi, halası vb akrabası türbanlı olduğu için bursu kesildiği iddia edilen öğrencilerle ilgili yapılan haberlerle devam edelim. Öğrendiğim üzere, Derneğe gittiğinizde, burs başvurusu esnasında sizden doldurmanız istenen bir form var. Aşina olduğunuz ailenin geliri, çocuğun başarı durumu vb bilgileri girdikten sonra öğrenci, verdiği bilgilerin doğru olduğunu, burs alması durumunda istenen başarı koşulunu yerine getireceğine dair teminatı, MEB’in belirlediği resmi kurumlardaki kılık kıyafet usulüne uygun giyindiğini belirten maddeleri kabul ettiğine dair bir imza atıyor. Eğer ilk ve orta öğretim talebesi ise veli de ek olarak forma imza atıyor. Prosedür, bu şekilde ilerliyor.

Başvuru formunda ailenin giyimiyle ilgili bir madde bulunmadığı gibi Dernek, ‘üstüne basa basa’ ulaşmaya çalıştıkları kitlede zaten geleneksel olarak çoğu aile büyüklerinin(anne,teyze vs) başının örtülü olduğunu ve onların burs muhatabının, dolayısıyla odağın aile değil çocuk olduğunu belirtiyor. (Dernekte sorularımı sorduğum esnada başörtülü bir veli, bu bölüme ‘yok artık!’ der gibi bir gülümsemeyle iştirak etmiştir. Benim nazarımda çoğu sözden değerlidir o gülümseme, an-ı paylaşmak mümkün olmasa da anıyı paylaşmak istedim )

Gelelim misyonerlik mevzuuna, Türkan Saylan’ın İsviçreli, asıl adı Lili Mina Raiman olan annesi, Fasih Galip Bey ile evlenince din olarak Müslümanlığı seçmiş ve Leyla adını almıştır. Leyla Hanım’ın bahsinin bu denli sık geçmesi İngiltere’de ve Hristiyan olarak doğmuş olması sebebiyledir. Bazı kesimler, Türkan Saylan’ı ve savunduğu görüşleri baltalamak için “Annesi Katolik Hristiyan bu kadın, bir misyonerdir!” şeklinde ithamlarda bulunmuşlardır. Buna benzer cümlelere internette samanyoluhaber.com, tevhidhaber.com, dinahlak.com ve benzeri internet sitelerinde rastlamak mümkün. Ben bu sitelerde öyle cümleler okudum ki, gülsem mi ağlasam mı bilemedim. “Yaşarken Müslümanların kinini kazanan kadını öldükten sonra mı sevdireceksiniz?” şeklinde bir cümle sizce ne kadar hoşgörü barındırıyor? Oysa özellikle İslam dini hoşgörünün en güzel örneklerini barındırmaz mı? Türkan Saylan’ın düşüncelerine, savunduklarına destek verenleri, ‘Müslüman olamaz’ şeklinde kestirip atması da cabası. Ayşe Kulin içinde ‘bel altının romancısı’ diye hakaret cümleleri aynı sayfalarda yer alıyor. Bir yanda kız çocukları için verilen çaba; diğer yanda kadınlara atılan iftiralar, nefret dolu cümleler…

Ancak bu ve benzer cümleleri kuranların yaptığı hatalardan en basitini, yine Türkan Saylan ölmeden kısa bir süre önce verdiği röportajda şu şekilde düzeltmiştir, “Zavallı rahmetli anacığıma da yüklenirler de; yanlışları var, bir kere benim annem Müslüman olmadan önce, Katolik değil Protestan’dı.”der. Zira Katolik Mezhebi, Hristiyanlık içerisinde en katı olanıdır ve bu mezhebe mensup bir kişi, ölene dek dinini değiştiremez(evlense dahi).

Birde, “Türkan Saylan, dinsiz bir kadındır, sizi de dinden uzaklaştırmaya çalışıyor” şeklindeki cümleler var ki, işte bunlar Türkan Saylan’ı karalamaya çalışayım derken misyonerliği de yalanlamış olan ithamlardır. “Yahu, önce aranızda anlaşın, dinsiz mi bu kadın; yoksa çok dindar bir Hıristiyan mı?” diye sorası geliyor insanın. İnanç konusundaysa, başkalarının inancına asla müdahele etmeyeceğini sayısız kez dile getirdiği gibi; kendi inancını da ‘Giderayak dostlara…’ mektubunda “Ölüm Allah’ın emri/ Ayrılık olmasaydı” dizelerine atıfta bulunarak dile getirmiştir. Yine Ayşe Arman’la röportajında “Bakın, iki türlü örtülü var. Biri gerçekten inancında samimi olanlar, birde olmayanlar. Hepsi bir değil” sözleri, düşüncelerini dile getirişine başka bir örnek teşkil eder.

Cehalet! Ne büyük düşman…

Daha şaşılası ise, bahsettiğim sitelerde yazılanların altındaki yorumlardır. Bazı insanlar hiçbir gerçeğe dayandırılmayan bu yazılara inanmış ve hiçbir bilgi sahibi olmaksızın Türkan Saylan’dan ölesiye nefret etmiştir. Çünkü tarihte defalarca kez yapıldığı üzere insanların dinleri, inançları, vicdanları kendilerine karşı koz olarak kullanılmaktadır. Nitekim son olmayacaktır; tarih sahnesi, nice milletin inançları sömürülerek gelişmesinin engellenmesine şahit olacaktır.

İnanç kalptedir, buna hiçbir insan eli erişemez. Gelişmek ise ancak bilimin ışığında ilerleyerek, okuyarak ve sorgulayarak olacaktır…

Sevgili Gönül Dostum, lafı çok uzattım biliyorum. Sana son olarak Toplum Mektupları kitabından bahsetmek isterim. Eminim bu kitabı okuma fırsatın olduğunda benim burada anlatmakta yer yer kısır kaldığım bir hayatı, sen çok daha iyi anlayacaksın. Benim çabam, sana ulaşmaktı… Bu bir vesile, sende kim bilir kaç nice gönül dostuna ulaşacaksın.


Kitaptaki 15 mektup şu kişilere yazılmış;


Mektup 1: Sevgili Doğmamış Bebek

Mektup 2: Sevgili Çocuklar

Mektup 3: Genç Erkekler, Delikanlılar

Mektup 4: Sevgili Genç Kızlarımız

Mektup 5: Yirmi- Otuz Yaş Arası Gençlere

Mektup 6: Anne ve Baba Adaylarına

Mektup 7: Çocuk Sahibi Ana- Babalara

Mektup 8: Boşanmak isteyen ve Boşanmış Olanlara

Mektup 9: Sevgili Yaşlananlar

Mektup 10: Giderayak Dostlara

Mektup 11: Sevgili Polisler, Sevgisiz Polis Kardeşler

Mektup 12: Sevgili Öğretmen Kardeşlerimiz, İdareciler

Mektup 13: Çok Değerli Meslektaşlarım Hekimler, Hemşireler

Mektup 14: Çok Kıymetli Emekçilerimiz

Mektup 15: Çok Sevgili Emekli Dostlar


İşte böyle Sevgili Dostum, gönül ister tüm mektupları paylaşayım ama kimlere yazıldığını bilmek bile, bir fikir sahibi olman açısından, hiç yoktan iyidir diye düşündüm. Eminim, sende okuma fırsatı bulduğunda, eğer planladığı gibi 35 mektubu tamamlayabilse kim bilir daha kimlere hitap edecek; daha ne güzel önerilerde bulunacaktı diyeceksin. Keşke… Ama hayat ‘keşke’ deyip küsmek için fazla kısa.

***

Türkan Saylan, dolu dolu bir hayat yaşadı. “Bana misyoner de diyen oldu, terörist de, dinsiz de oldum, kötü kadın da… Varsın desinler, benim içim rahat” dedi giderayak.

Her ölüm erken, bir tek tamamlayamadığı projeleri olduğuna üzüldü belki de… ÇYDD’ye 100,000 kız çocuğuna ulaşılmasını vasiyet etti. Ölürken bile ‘kızlarını’ unutmadı yani. Vefat ettiğinde 36,000 olan sayı bugün 44,094. Bu sayıya üniversite öğrencileri ve 2010/11 döneminde burs alacak kız çocuklarının sayısı dâhil değil.

***

Sevgili Dostum, belki çok yaşamadım -dilerim önümüzde hepimizi bekleyen uzun yıllar, aydınlık bir gelecek olsun- ama şu kısa ömrümde elimdekiler için çok çabalamak zorunda kalmak, hayatın herkes için eşit şartlar sunmadığını öğretti bana.

Benim en azından elde etmek için savaşma şansım oldu. Her evladımızın, geleceği için en azından çabalayacak ‘eşit’ imkânları olsun isteyen bir kadını anlattım sana. Dileğim, onun dileğinden farksız…

Ölürken bile 100.000 kız çocuğuna ulaşılmasını vasiyet eden bir kadın…

Nice güzel insan tanıdım bu dönemde; kimileri doktor kimileri öğretmen, mühendis, hemşire… Tek ortak noktaları vardı; bu insana ‘ANNE’ diyorlardı… Bir anne…

Bazı meslektaşlarının günümüzde dahi ‘Doğu’ denilince tüyleri diken diken oluyor, bundan yıllar yıllar önce Anadolu’nun en ücra köşelerine gitmiş; hayvandan farksız tecrit edilirken hastaları, cüzama çare olmuş bir doktor…

Türkan Saylan…

Bazılarımıza göre kardelenlerin güneşi, bir kahraman, imkansız(!) perilerin ilhamı, inanç ve umudun simgesi; bazılarımız için ise misyoner, terörist yahut dinsiz bir kadın.

Hangisi olduğuna karar vermeden önce, en azından herkesin bu satırları okumuş olmasını umut ediyorum…

Sevgiyle,

Bilge ÖZDEMİR

Türkan Saylan Kız Çocuklarıyla


Okura Not: Bu yazı hazırlanırken, çok yoğun olduğunu bildiğim, değerli zamanlarından bir kısmını da bana ayıran Sevgili ÇYDD Mersin Şubesi Yetkililerine, mesajlarıyla desteklerini esirgemeyen ‘Türkan Anne’nin Kızlarına’ kucak dolusu sevgi ve teşekkür yolluyorum.

“Bu yazıyı neden yazıyorsun, zaten onlar anlamayacaklar!” diyen önyargılı ama ‘çağdaş’ olduğunu sanan bir grup insan tanıdım ki, bence bu grup, kaybettikleri en değerli şeye; inançlarına kavuşmak için, bu yazıyı okumasını istediklerim sıralamasında ‘onlar’ diye tabir ettikleri grubun önünde yer alıyorlar. Son sözüm, Türkan Saylan’dan; “Çok zor günler yaşayabiliriz, ama hiçbir şey Cumhuriyetin ilk günlerinde yaşanan zorluklarla kıyaslanamaz.”…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder